AŞKIN EMEĞİ BOŞUNA

Aşkın bulunmamasının sebebi, insanların henüz kendini bulamamış olması. “Ne istiyorum? “Nasıl bir kariyer edinmeliyim?” “Var olduğum hayatta yeterince mutlu muyum?” “Var mıyım?” sorularına hala yanıt bulamamanın yaş ortalaması otuz’a kadar ilerledi. Henüz ne için çabalayacağını hatta çabalamalı mı onu bile bilmeyen bir orta yaşa sahibiz. Ve tüm bunların arasında “gerçek aşkı bulamadım” diye yakınmak anlamsız bir isyan. Aslında tüm kaygıların çözümünü aşkta bulacağımızı düşünmek de yanılgıdan ibarettir. Eğer sevmek ve sevilmek insan hayatındaki endişeyi azaltsaydı mecnun ve leyla mutlu ölürlerdi. Nitekim biri haddinden fazla sevdi diğeri haddinden fazla sevildi. Bunlar elbette lazım insana fakat demem o ki kişi hayatında ne eksikse ona yoğunlaşır ne fazlaysa ondan uzaklaşır. Bazı durumlarda bunun zıttı da yaşanır. Eksik olduğundan yoğunlaşıyorsan bunun tek taraflı çabayla olgunlaşabilecek bir durum olmadığını gözden kaçırmamak gerekir. O yüzdendir ki şirket kurmak, sevildiğinden emin olmaktan daha kolaydır. Dün bir arkadaşım sevmekten uykularını kaçıran birine açılacağını söyledi ve yazacağı mesajla onu nasıl daha fazla etkileyebilir diye bana danıştı. Dakikalarca telefonunun ekranına kelimeler döktü. Belli ki fırtınalı bir açıklama metni hazırlıyordu; silip silip yeniden yazdı, en uygun sıfatları seçti, noktalama işaretlerini bile ölçüp biçti. Onu izlerken düşündüm: Ne çok çabalıyoruz kelimelerle. Bazen bir hissi gerçekten yaşamak yerine, o hissin etrafına süslü cümlelerden kuleler örmeyi daha güvenli buluyoruz. Yalan yok, dışarıdan bakıldığında devasa bir duygusal emek bu. Fakat bu dışarıdan değil de karşı taraftan bakıldığında bir emek mi gerçekten? Ya da soruyu değiştireyim; insan bu kadar çabalarken aşkın emeği neden boşa gider? Bu bana çok eskiden okuduğum Shakespeare’in, Aşkın Emeği Boşuna oyununu hatırlattı. Oyunda yüzyıllardan beri değişmeyen insanın bu trajedisini masaya yatırır. Dünyanın tüm karmaşasından soyutlanıp steril bir bilgi kulesine kapanma yemini eden kahramanlar, ilk gerçek duygu rüzgarında o katı kurallarını unutuverirler. Fakat âşık olduklarında yaptıkları ilk iş, bir başkasının ruhuna dokunmak değil; en iyi şiiri yazmaya çalışmak, kılık değiştirmek ve birbirlerine ne kadar maharetli birer konuşmacı olduklarını kanıtlamaktır. Onların harcadığı bu yoğun mesai, gerçek bir bağ kurmak için değil; kelimelerin arkasına saklanarak sorumluluktan kaçmak içindir. İnsan, dilin büyüsüne kapıldığında eylemin ağırlığını unutur. Oysa hayatın ve aşkın kendi iç ritmi, süslü tiratları pek ciddiye almaz. Oyunun sonunda neşeli şölen havası aniden gelen bir haberle kesintiye uğradığında, o şatafatlı kelimeler birer birer havada kaybolur. İhtiyaç duyulan şeyin hevesli nutuklar değil; zamana yayılan, sınanmış ve eyleme dökülmüş bir olgunluk olduğu anlaşılır. Karşı taraf da bu yüzden o görkemli vaatleri kabul etmez ve onları bir yıllık bir bekleme ve gösterişsizce hizmet etme sürecine gönderir. Böyle bakıldığında siz de gevezeliği ve performansı emek sandığımızın farkına vardınız değil mi? Bana kalırsa kelimeden şatoları inşa etmeyi bırakıp hayatın o yalın gerçekliğinde buluşabildiğimizde, harcanan hiçbir çaba boşa gitmeyecektir. Aslında doğrusunu söylemek gerekirse ve tüm bunları bir tarafa bırakırsam aşkın emeği boşa gider; çünkü biz aşka değil, kendi ego tiyatromuza emek harcıyoruz
Yeter FIRATHAN

Yeter FIRATHAN

YAZAR

1 yazı